|
Tanıtım:
İslam ülkesinde bir mesele olarak cumhuriyet Yusuf Genç
Prof. Dr. İsmail Kara, Türkiye’nin temel problemlerine ilişkin uzun yıllardır ısrarla ortaya koyduğu, tespit ve tekliflerine bir yenisini daha ekledi; Cumhuriyet Türkiyesi’nde Bir Mesele Olarak İslam. (Dergâh Yayınları / Haziran 2008) Tamamı iki ciltten oluşacak eserin henüz yayınlanmış olan elimizdeki ilk cildinde; Diyanet İşleri Başkanlığı, Cemaat ve Tarikat yaklaşımları ve Türkiye’deki İslamcılık hareketi söyleminin gerçeklik değeri, iyi niyetle ama saygın bir biçimde tartışmaya açılıyor.
Kitap, İsmail Kara okurları için bilindik konular kadar şaşırtıcı yaklaşımları da barındırıyor. Özellikle Din İle Modernleşme Arasında (Dergâh Yay.) ve Şeyhefendinin Rüyasındaki Türkiye (Dergâh Yay.) kitaplarından aşina olduğumuz konular daha geniş oylumlu olarak okurun ilgisine sunuluyor. Kitap, 100’ün üzerinde farklı gazete kûpürleri, resimler, belgeler, ilanlar ve dergi kapaklarıyla görsel olarak oldukça zenginleştirilmiş. Bu eklerin okuyucunun metin üzerindeki ilgisini daha canlı ve uzun soluklu tutacağı kesin.
Kitabın ele aldığı konular kadar, yayınlanış tarihi itibariyle de, (Türkiye’nin din – devlet ilişkileri açısından hassas bir dönemden geçiyor olması itibariyle) oldukça önemli olduğunu, bu önemin de Cumhuriyet modernleşmesinin ve geleneksel anlayışların anlama ve fark etme açısından birbirini ‘görme’diğinden kaynaklandığını söyleyebiliriz.
İsmail Kara, her iki tarafa da (ve varsa diğer taraflara da) bugün geldiğimiz yer dolayısıyla, artık bu meseleyi tartışmaya açmak zorunda olduğumuzu söylüyor. Bu teklif sadece akademik kaygılarla yapılmadığı gibi klasik İslamcı anlayışlarla da yapılmıyor. Kitabın mukaddime bölümünde: “Türk usulü laikliği temellendirmek ve savunmak konusunda nasıl büyük mütefekkirler ve akademisyenler çıkmadıysa onların karşısında yer alan grupta da –Nurettin Topçu, Sezai Karakoç ve İsmet Özel gibi istisnalar hariç- büyük yorumcular ve sanatkârlar yoktur.” diyor. Çözüm için iğneyi de çuvaldızı da bir kenara bırakarak, herkesin şapkasını önüne koymasını istiyor. Farklı saiklerle doğru ve yanlışı işaret etmekten çok ‘soru soran’ bir kitapla karşı karşıyayız. 200’e yakın soru işaretiyle biten cümlenin olması, amacın mesele üzerine düşündürmek olduğunu oldukça net ortaya koyuyor.
Mevcut durumu şerh etmek maksadıyla, ‘kim olduğumuz’, ‘nerede durduğumuz’ ve ‘nereye gideceğimiz’ bilgisine ulaşıp önümüzdeki haritayı artık incelemek zorunda olduğumuz bir hakikat. Gayrı resmi araştırmalara ve onların rakamlarına inanacak olursak, Türkiye’de yaşayan insanların yüzde elliden fazlası öyle ya da böyle, bir tarikat, cemaat veya herhangi bir dini örgütlenmenin içinde yer alıyor. Hem bu durum hem de Türkiye’deki her tartışmada, bir şekilde din bilginlerinin (hoca efendilerin) görüşlerine başvurulmak istenmesi, Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan açıklama beklenmesi, doğru veya yanlış, dini etkinin modernleşme sürecinin bugün geldiğimiz noktasında bile etkisini sürdürdüğünü söylememiz için mümkün. Türkiye’deki televizyon yayın sahasını dolduran yüzlerce televizyon programı içerisinde kurumsal konukların en fazla Diyanet İşleri bünyesinden çıkması aslında şaşırtıcı değil. Tüm bunlar İsmail Kara’nın “İslam’ın Türk toplumu için; kurucu, yaşatıcı ve devam ettirici bir unsur olduğu” söylemini fazlasıyla doğruluyor.
Türk modernleşmesi nedir, ne değildir?
Bu uzun sayılabilecek girizgâhtan sonra, İsmail Kara’nın, tartışmaya açtığı ve akıllara soru işareti olarak takılmasını istediği meseleye, bu hakikat penceresinden bakarak sonuç itibariyle sağlıklı ve kabul edilebilir bir çözüme ulaşmamız mümkün olabilir.
Modernleşme hareketleri mi, geleneksel savunmalar mı, hangisi iyi niyetle yapıldı?
Kitabın mukaddime bölümünü geçtikten sonra karşımıza çıkan ilk dosya, M. Kemal Paşa’nın din ile ilgili bazı konuşmaları, oluyor. Akla gelen -sorgulama amaçlı- ilk kelimelerin samimiyet ya da iyi niyet olması kuvvetle muhtemel. Zira din ve laiklik üzerine söylenenlerle din ve laiklik üzerine yapılanlar tamamen farklı şeyler olmuş süreç itibariyle.
Cumhuriyet modernleşmesinin, dini reddetme/yok etme/yok sayma ile dini, modernleşmenin bir aracı olarak kullanma arasında sıkıştığını söyleyebiliriz. Türk modernleşmesinin mimarı M. Kemal Paşa’nın burada ikinci yol üzerinde durmak istediği açık. İknaya dayanan değilse bile, iknaya çabalayan bir inançtan söz edilebilir. Ancak yine de M. Kemal Paşa’nın tavrı noktasında net şeyler söylemek sanıldığı kadar kolay değil. Hem din üzerine söyledikleriyle (Mesela Balıkesir Hutbesi) hem de yanlış hatırlamıyorsam Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Beş Şehir’de anlattığı bir hikâyesi üzerine, M. Kemal Paşa’nın, sözgelimi Harf inkılâbında bile tereddüt içinde olduğu söylenebilir. Burada bir ikilem içerisine düşüyoruz. Türk modernleşmesinin paradokslarının; Mektep ile medresenin karşılıklı birbirini anlamaması üzerine ortaya çıktığı söylenebilir mi?
Türk modernleşmesinin tüm merhalelerine “samimiyet” ve “iyi niyet” kelimelerini gözümüzün önünde tutarak baktığımızda, işlerin nasıl olduğunu çözmek kolaylaşacaktır. İçine düştüğümüz ikilemden bu şekilde kurtulmak mümkün gözüküyor. Süreç itibariyle tüm dayatmalar; “Bu hakikat, bütün medeni milletler ve hükümetler tarafından kabul edilmiştir” cümlesiyle başlamıştır. Oldukça fazla aşina olduğumuz bu dayatma cümlesi, modernleşme hedefleri için dinin kullanılması gibi, medeniyetin bir kavram olarak, medeni hükümetlerin de kaygan bir saha olarak kullanılmasını ortaya çıkarıyor.
Yukarıdaki çok duyduğumuz cümlenin aynısı, Şeri’ye ve Evkaf Vekâleti’nin kaldırılarak müdürlüğe dönüştürülmesi kanununun meclis görüşmeleri sırasında M. Kemal Paşa tarafından kurulmuş. Tarih 1924. Tarihler biraz daha ilerleyip 1933’e geldiğinde, Üniversite reformu için Türkiye’ye çağrılan Prof. Malche’nin, İslam tarihi ve felsefesinin de ders olarak okutulması teklifine hükümetin cevabı olumsuz olmuş. Prof. Malche’nin o ‘medeni’ milletlerden birisine mensup olduğu bahis dışıdır. Farklı tarihlere ait bu iki karşılaştırmanın tam ortasına samimiyet ve iyi niyet kelimelerini koyduğumuzda, kaz’ın aslında hiç ayağı olmadığını görmek kolaylaşır. Bu bilgiler eşliğinde bu paragrafın son cümlesi kaçınılmaz olarak şöyle olacaktır; Türk modernleşmesi, zekât vermeme ve namaz kılmama özgürlüğünün ilamıdır. (Gerçekten böyle mi?)
Modernleşme hareketleri sürecinde mecburen oluşan tarafların, aslında karşılıklı anlaşamama / dinlememe problemleri olduğu bir gerçek. Niyetlerin doğru olarak belirtilmemesi de başka bir sorun. M. Kemal Paşa, 1923 yılında Konya ziyaretinde gittiği Dar’ul Hilafe Medresesinde söylediği “İnşallah bu mektep yeni Gazaliler, yeni Farabiler yetiştirir” sözü ile Gazali’yi mi tanımadığını ortaya koyuyordu yoksa modernleşme hareketlerinin sonuçlarını kestiremediğini mi? Birincisi mümkün olmadığına göre sorulacak onlarca soru arasında sadece şunu sormak yeterlidir: Gazali, şapka takar mıydı?
Diyanet, modernleşmenin aracı mı?
‘Milli Din’ projesinin mimarlarından Reşid Galib’in söyledikleri içinde (sayfa 49) oldukça niyet gösterici bir cümle var: “Bizde dini cemiyet dışına atmak değil, bilakis inkılâbın emrine vererek yaşatmak lazımdır” Bu cümle, laik devletin neden dini ya da dini kurumları elinin altında tutmak istediğinin göstergelerinden sadece biridir. Devletin Diyanet İşleri’ni, modernleşme hareketlerini daha geniş sahalara yaymak için bir araç olarak kullandığı gayet sarih bir biçimde ortada duruyor.
Bununla beraber, “Bir cumhuriyet birçok Müslüman” adlı bölümden de, dönem Türkiye’sinde yaşayan endişe sahibi ilim erbabının farklı saiklerle tavır alışları ortadadır. Kitabın ikinci bölümünde, kitabın ilk bölümünde izah edilmeye çalışılan; “Bu ülke üzerine cümle kurarken dini hassasiyetler göz ardı edilemez” ana mantığını daha net okumak mümkün. Bu bölümde, Cumhuriyet modernleşmesine rağmen, onunla mücadele adına farklı kisvelere bürünen birçok Müslüman tipiyle karşılaşıyoruz. Bu tipler, İttihat ve Terakkiden gelen, idamla yargılanan ve diğer medrese arkadaşlarının aksine yeni devlette görev almayı kabul eden Ahmet Hamdi Akseki’den tutun da, Bediüzzaman Said Nursi’ye, Süheyl Ünver’e kadar uzanan, daha da farklılaşan bir liste.
Modern devletin ‘kullanma’, medresedekilerin de “ehven-i şer”, “zararı biraz daha azaltma” düşüncesi, yukarıda belirttiğim karşılıklı ‘anlaşamama’ ya da ‘anlamama’nın tipik bir göstergesidir.
Kitap vesilesiyle sorulması gereken öncelikli sorulardan biri, Diyanet İşleri’nin, Anadolu’daki Müslümanlık işleri nezdinde bir karşılığının olup olmadığıdır. Aranılan bu karşılık sorusu, Anadolu’daki –dönüştürülmek istenen- geniş halk kitlelerinin, Diyanet’in modern bir kurum olduğunu fark etmelerinin sonucudur.
Türk modernleşmesinin, Osmanlı batılılaşmasının devamı olduğuna inanıyorsak şunu görmek zorundayız; Cumhuriyet modernleşmesi, öyle veya böyle, İslam’ın onayı alınarak gerçekleştirildi. Bu onayın, önce vekâlet daha sonra da müdüriyet olan Diyanet işleri eliyle verildiği gayet açık. Sıkıntılı bir süreçten söz ediyoruz. Ancak genel Müslüman kitle açısından bu onayın kısmen bir önemi olmadığından söz edebiliriz çünkü genel Müslüman kitle açısından Diyanet İşleri’nin sağlıklı bir karşılığı olduğunu söyleyemeyiz. En azından tartışmalı. İlk Diyanet İşleri reisi olan Rifat Efendi’nin, “Yeni serpuşlar hakkında ne düşünüyorsunuz?” sorusuna verdiği yazılı cevap,(sayfa 121) en basit haliyle şapka kanunu sonrası çıkan isyanlarda dökülen kanların izahını mümkün kılmıyor.
Diyanet İşleri Kurumu, tarihsel olarak nereye yaslanıyor diye soran İsmail Kara, kurumun gerekliliği ya da işlevi üzerine de düşünmemiz gerektiğini söylüyor. Ancak bilinen ve kabul edilen bir gerçek var ki, hangi düşünceye yaslanırsa yaslansın, muhafazakâr çoğunluk, Diyanet İşleri’ne hiçbir zaman güvenmemekle beraber, kuruma her zaman ‘elde var bir’ şeklinde bakmışlardır.
Tekkeler çürümüş müydü?
Burada kullandığım ara başlık, İsmail Kara’ya ait bir soru cümlesi. Uyku kaçırıcı bir mahiyeti olduğu kesin. Zaman zaman Cumhuriyet kurulmamış olsaydı, Osmanlı bir şekilde ayakta kalıp, meşrutiyeti cumhuriyete dönüştüren bir iradeyle bugün hala devam ediyor olsaydı, muhafazakâr kitle için şartların şimdikinden daha iç açıcı olmayacağını düşünmüşümdür. Dahası şimdikinden daha baskıcı (ya da siyasal tavra göre daha özgürlükçü) bir tablo içinde olacağına inanmışımdır. Etraflıca değerlendirmeler sonucunda aslında bu sonuca varmak oldukça kolay. Zira Osmanlı batılılaşması da başka bir şeyi öngörmüyordu.
Tekke ve zaviyelerin kapatılmasıyla ilgili kanunun, toplumda yol açtığı infial(!) ne düzeydeydi? İsmail Kara, kitap vesilesiyle Türkiye’deki bilgiyle irtibatı olan muhafazakâr aydınların da ezberini bozacak bir açılım getiriyor. Tekkelerin kapatılmasının ardından, resmi tezlere göre birçok şeyh isyan etmiş, çevresindekileri de isyana teşvik etmiştir. İslamcılığın bir savunma mekanizması olarak oluştuğu modern Türkiye’nin muhafazakâr aydınlarının cümleleri de sonuç itibariyle aynı kapıya çıkmaktadır. Gerçekten öyle mi?
Birçoğu dönem Türkiye’sinin önde gelen tarikat liderleri olan Abdülaziz Bekkine’den Abdülhakim Arvasi’ye, Kenan Rifai’den Veled Çelebiye kadar uzanan geniş listenin, tekkelerin kapatılmasıyla ilgili söyledikleri (sayfa 257) oldukça dikkate değer. Söylenilenlere göre, tekke ve zaviyelerin kapatılması kanunu tarikat merkezleri nezdinde hiçbir infiale yol açmamış. Yeni kanunu, çürümenin sona erecek olmasından ötürü memnuniyetle karşılayan tarik önderlerinin varlığından bile söz edebiliyoruz.
Yine İsmail Kara’dan öğrendiğimiz kadarıyla, Cumhuriyetin ilk yıllarından günümüze değin bir şekilde varlıklarını devam ettiren tekkelerin, muhafazakâr muhalefetin sınırlarını belirlemede oldukça etkili oldukları söylenebilir. Hatta muhalefetin sınırlarını belirleyen etken demekle, tekkelere haksızlık yapmış bile olabiliriz. Zira tekke ve cemaatlerin yönelimleri değil muhalefeti, iktidarın şeklini belirlemede bile etkili olmuştur. Müslümanların modernleşme hareketleri karşısında alacakları konumu daha çok tekke şeyhleri ve cemaat liderleri belirlemiştir. (Bugün de böyledir)
Bugünkü itaat ve muhalefet yapısından yola çıkarak tekkelerin çürümüşlüğü sorusuna olumlu cevap vermek durumundayım. ‘Dünyaya karışmayan’, ‘bir lokma bir hırka’ diyerek ‘ne gelirse benim de başa sevdadan gelir’ anlayışı kadar konuşan/konuşmayı salık veren, büyük çoğunluğunda fikri ya da zikri bir estetik düzeyinin tutturulamadığı tekkeler çürümüştü, demek bana daha doğru geliyor. Bunu yukarıda bir kısmının ismini andığımız dönemin önde gelen hoca efendilerinin ifadeleriyle muhkemleştirebiliriz.
İslamcı söylemin gerçeklik değeri ve inşa edilmiş bir söylemi yıkmak
Kitabın hacmine göre en ince kısmı olan; “Bir söylem inşa etmek” başlıklı bölüm, genel olarak vurucu tespitlerle, sağlıklı tartışma başlıklarıyla örülmüş. Kitabın muhtevasının ve tartışmaya açmak istediği meselenin kısaca ama oldukça sağlam verildiği bu bölüm ayrı bir kitapçık olarak basılıp, dağıtılacak kadar önem arz ediyor.
‘Bir bilgilenme ve idrak tarzı; o gün için hedefleneni / umulanı getirmiyorsa’ diyor İsmail Kara, ‘daha önce fonksiyonlarını yerine getirip getirmediğine bakılmaksızın, ondan ve onun arkasındaki zihniyet dünyasından şüpheye düşülmesi beklenebilir. Burada öncelikli olan bilmemek ya da mahrum olmak değil, içinde bulunulan şartların aciliyetine göre, bilginin ya da idrak tarzının işe yarayıp yaramadığının ortaya çıkmasıdır. Modernleşme hadisesi, İslam dünyası için biraz da böyle bir alış-veriş sürecidir’ (sayfa 367)
Aslında soru, Cumhuriyet dönemi İslam mütefekkirlerinin arka planı sağlam, derinlikli bir İslamcı söylem inşa edip edemedikleridir. Geliştirilen söylemler, bana daha çok ‘portakalın suyunu çıkarmak’ gibi, taklit veya değiştirme hadiseleri yüzeyinde geliyor. Öz itibariyle İslamcı söylemin, bir savunma refleksiyle ortaya çıktığı göz ardı edilemez. Kabahatin İslam’da değil de Müslümanlarda olduğunun söylenmesi, kaba hatlarıyla günü kurtarmaktan başka bir işe yaramayacaktır. Ancak yine de, merkez itibariyle meselenin tartışılmaya açılmadan önce, oluşturulacak bir ön kabul –bir itaat cümlesi- yeni bir dil inşa etmek için gereken kuvveti ve çalışma sahasını, İslam mütefekkirlerinin eline verecektir.
Kuvvet karşısında nerede ve nasıl durmak gerektiği de İslamcı söylem için muğlâk bir başka konudur. Kara, Mehmet Akif örneği üzerinden bu konuya da yeni bir açılım getirme uğraşında.
Oryantalist yaklaşımların, derli toplu belirlenememiş İslamcı söylemi etkilediğinden de söz eden İsmail Kara, oryantalistlerin ‘geri kalan’ Müslüman dünya üzerine tespitlerini (sayfa 373), İslamcıların sorgulamadan, tartışmadan, eleştirmeden hemen benimsemesinden yola çıkarak, İslamcı söylemin, yerliliği, muhtevası ve istikameti bahse değerdir diyor. Bugün bile hala –İslamcı söylem içerisinde- geçerliliğini koruyan oryantalist tespitler, İslamcı söylemin, özellikle yerliliği açısından, her türlü eleştiriye açılması gerektiğinin işareti olmalıdır.
Esas itibariyle, Müslüman dilin ‘kanaat’ ve ‘itaat’ doğrultusunda oluşan geçmiş serüveni, İslamcı söylemin itiraz eden, muhalif tavrını nasıl karşılayacak, bu şüphelidir. Sağlıklı temellere ve amaçlara yaslanmadan geliştirilen her İslamcı söylemin, gerçeklik değeri tartışmaya açık olacaktır.
Özetle bu kitap, birçok yönüyle tartışılmaya cesaret edilemeyen hususları tartışmaya davet ediyor okuyucusunu. Sadece genel metinler değil, dipnotlar ve belge notları da cesareti cevaplarda değil, mecburen sorularda aramaya mahkûm olduğumuz günümüz Türkiye’sinde esaslı bir yere işaret ediyor.
Bir tespit ve teklif olarak bu kitabın, amaçladığı tartışmayı açmasını ümit ediyorum.
Cumhuriyet Türkiyesi’nde Bir Mesele Olarak İslam / Dergah Yayınları / 386 s.
|